SABANCI HOLDİNG'E "DIE ZEIT" GAZETESİ'NDE GENİŞ YER VERİLDİ

23-10-2003
"İleri, yukarı, batıya"
Sabancı şirket hanedanlığı, tutarlı biçimde Avrupalıdır. 80 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nde bir tırmanışın öyküsü
Michael Thumann Istanbul

Normal bir ölümlü, gökyüzüne ancak bu denli yaklaşabilir. Özdemir Sabancı için, Sabancı Holding’in İstanbul’daki ikiz kulelerinin en tepesinde, 9 Ocak 1996 tüm diğer günler gibi başladı: bir bardak sıcak çay ve bir fabrika yöneticisiyle yapılan küçük bir toplantıyla. Ancak ardından ahşap kaplı ofis kapıları gürültüyle açıldı. Sekreter bayan zorla girmeye çalışanları durdurmayı başaramamıştı, o sırada yaşamıyordu artık. Silahlar patladı. Katiller, şirket başkanı ve fabrika yöneticisinin cesetlerinin yanına karanlık bir sol devrimci grubun bayrağını bıraktı.

Politika ne daha önce, ne de daha sonra, endüstri devi bu Türk ailesinin yaşamına böylesine vahşice girmemişti. Tam o sıralarda hükümet bir kez daha dağılmış, yenisi de henüz kurulmamıştı. Ankara’daki politikacılar iktidar uğruna savaşmakta ve vergilerle toplanan paraları kendi hesaplarına aktarabilmek için hiçbir fırsatı kaçırmamaktaydı. Ekonomik kriz ülkeyi yıpratmıştı. Doğuda, ordu ayaklanan Kürtlerle savaşmaktaydı. 1996 yılında Türkiye’nin hiç de Avrupai olmayan görünümü böyleydi.

Bugün, aradan geçen neredeyse sekiz yılın ardından, bu dönem yalnızca kasvetli bir anı gibi gelmektedir. Dev Sabancı ailesi saldırıyı unutamamış, ancak bununla yaşamayı başarabilmiştir. Tüm ülke gibi, Holding de büyümektedir. Geçen yıl içinde ekonomisi yüzde 5,5 oranında gelişmiştir. Brüksel Komisyonu, Kasım ayı başında, AB adaylarına ilişkin raporunda Türkiye’yi şiddetle övecektir. Avrupa Birliği’ne katılım pazarlıklarının başlaması yakındır. Yoksa Türkiye bütünüyle Avrupalı mı olacak? Belki ülke henüz değil, ancak Sabancılar kesinlikle. Batıya uzanan yolda öncüler olarak uzun yıllardan beri şirketlerini Avrupa Birliği’nde yönetmektedirler.

Anadolu’daki bir köyden İstanbul’daki merkezin camdan ikiz kulelerine tırmanış, Türkiye’nin engellenemez biçimde Batı’ya yönelişinin öyküsünü anlatmaktadır. Bu öykü, 80 yıl önce 29 Ekim 1923 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlar.

Bugün Sabancı İmparatorluğu’nun ikiz kulelerinin göklere yükseldiği İstanbul’un Levent semtinde, o zamanlar çayırlar içinde çiftlik evleri vardı. Ailenin başı, öldürülen kişinin kardeşi ve o tarihten beri dünya çapındaki bu şirketler imparatorluğunun lideri Sakıp Sabancı, artık 70 yaşında, geçmişe göz atabilecek durumdadır. ‘İşte Hayatım’ adlı otobiyografisi birçok dile çevrilmiştir. Sabancı televizyoncular tarafından sevilmekte, o da kameraları sevmektedir. Karşılarında gülerek ve durmaksızın konuşarak, “Bakın! İşte halktan biri” demek istercesine, doğu Akdeniz kıyısındaki bir şehrin, Adana’nın aksanını sergilemektedir. Tıpkı aile imparatorluğunun kurucusu olan babası gibi.

Hacı Ömer Sabancı, yirmili yıllarda, Adana’da pamuk hamalı olarak çalışma hayatına atılmıştır. “Her gün kazandığı 85 Paranın 25’ini yemeğe, 10’unu yatmaya harcamış, kalan 50’sini de biriktirmiştir”, diyor Sakıp Sabancı. Kasa olarak ahşap bir sandığın kullanıldığı sıkıntılı günlerdi.

O tarihte Kemal Atatürk, yıllar süren savaşlar sonunda Türkiye’yi Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntılarından kurtarmıştı. Son işgal gücü İngilizler, ülkeyi terk etmişti. 1923 yılında Türkiye, cumhuriyet oldu. Kemal, saltanatı kaldırdı ve Fransız örneğine göre din işlerini devlet işlerinden ayırdı. En meydan okuyucu yenilik ise kadının eşit haklara sahip olmasıydı. Çokeşlilik yasaklandı; nikah kıyma yetkisi imam yerine nikah memuruna verildi. Bu tarihte ülkesi Batı’ya, o ana dek herhangi bir İslam ülkesinin olduğundan çok daha fazla yakınlaşmıştır.

Hacı Ömer Sabancı içki içmezdi, parasını ve zamanını çok idareli kullanırdı. “İlk biriktirdiklerini kısa sürede bir pamuk kantarına yatırdı” diye anlatıyor Sakıp. Sonraları Hacı Ömer tüccar olup, hammaddenin hamallığını başkalarına bıraktı. 1932 yılında, Sakıp’ın doğumundan bir yıl önce, kendine bir pamuk fabrikası satın aldı. “Sabancı grubunun öyküsü böylece başladı.” Kırklı yıllarda iki bitkisel yağ fabrikası eklendi. Hacı Ömer, kırsal ve az gelişmiş Türkiye’yi, -doğal olarak sınırlı olmakla birlikte- fırsatlar ülkesi olarak keşfetmişti.

Bu dönemin sonu 1950 seçimleriyle geldi. Türkler, halk kahramanı Adnan Menderes’in muhalefetteki Demokrat Parti’sini iktidara getirmiştir. Menderes, kırsal kesimdeki insanlara modernleşme konusunda ilk kez vaatler yağdırmıştır: Yollar, elektrik ve okullar. “Hükümet temsilcileri, vatandaşlarla konuşmak üzere Anadolu’yu boydan boya dolaşıyordu” diye anlatıyor Sakıp Sabancı. Onlarsa, buna rağmen modernizmin geldiği yere, şehirlere akıyordu. İstanbul ve Ankara çevresinde, kötü yapılmış yeni mahalleler yabani ot gibi üremekte ve onlarla birlikte tüketim ve üretim artmaktaydı.

"Ekonomi kararlılık gerektirir", diyor Celal Metin, şirketlerin Sabancı ailesinden olmayan yöneticisi. Sonraki cümlesi böylesine tarafsız değil: “Türkiye, reform yandaşı hükümetlerin parlamentoda açık çoğunluk elde ettiği üç dönem yaşamıştır: Ellili yıllarda Menderes, seksenli yıllarda Turgut Özal ve günümüzde Tayip Erdoğan. Bu her zaman ekonomiye yaramıştır.” Ve doğal olarak da Sabancılara. Yeni yatırımları için gerekli parayı başkalarından istemek zorunda kalmamak amacıyla Hacı Ömer’in 1948 yılında kurdurduğu Akbank, ellili yıllarda gelişmiştir. 1954 yılında tekstil ürünleri fabrikası Bossa üretime başlamıştır. Pamuk hamallığından şirketler grubu başkanlığına yükselişinin ardından da, Hacı Ömer, ülkenin en tanınmış girişimcilerinden biri olmuştur.

Oğulları Anadolu geleneklerine uygun biçimde yetişti. “Adana’daki evimizin önü toz içinde ve çamurluydu, her yer gibi”, diyor Sakıp. “Ortalıkta ayakkabısız koşuştururdum ve durmadan, kanayıncaya dek, ayak başparmağımı bir yerlere çarpardım.” Bu durum, Hacı Ömer Boğaz kıyısındaki, bugün Sabancıların sanat galerisi olan klasik tarzda villasını alıncaya dek, böyle sürdü. Manolya ağaçlarının altındaki biçilmiş çimende, Sakıp’ın ayak parmakları iyileşti. Anne baba, Anadolu geleneklerine en uygun davranışla, oğullarının yaşamındaki hiçbir şeyi şansa bırakmadı. Ona bir eş aradılar ve Sakıp’ın birinci dereceden kuzenini uygun buldular. İkisi Bossa Tekstil Ürünleri Fabrikası’nın bahçesinde evlendi. "Ailelerin birbirini tanıması iyi oldu. Bu, anlaşmazlıkları engeller”, diyor Sakıp. Ancak, durumun sakıncalı yanının farkına sonradan vardılar.

Sakıp’ın eşi 1964 yılında bir kız çocuk dünyaya getirdi. Bu bir erken doğumdu ve bebeğin ayakları eğriydi. Sakıp ve eşi endişe içinde doktordan doktora koştururken, bir oğulları doğdu. Çocuk spastik felçliydi. “Aile içi evliliklerin çocuklar üzerinde ne denli kötü etkileri olabileceğini ilk o zaman anladık”, diyor Sakıp. Şirket çoktan Türkiye sınırlarını aştığında bile, aile hala Anadolulu geçmişiyle savaşmaktaydı. Ancak üçüncü çocukları sağlıklı doğdu. Sabancı, Avrupalı şirketlerle birlikte yeni büyük işletmeler kurdu: Polyester tesisi Sasa, endüstriyel iplik ve kord tesisi Kordsa. Bir “holding” oluşmuştu. Yetmişli yıllarda ekonomist Turgut Özal, Washington’daki Dünya Bankası’ndan Sabancı’ya geldi. Görevi, fabrikaların karmaşık yönetiminin organizasyonuydu. “Holdingin mutlaka İstanbul’a yerleşmesini istiyordu”, diye hatırlıyor Sakıp. “Bana zor gelmesine rağmen”, böyle de oldu.

Batıya yönelik bu büyük sıçrayışın her yönüyle doğru olduğunu itiraf ediyor Sakıp. Özal, görevini yerine getirdikten sonra ayrıldı. Daha büyük hedefleri vardı.

Yetmişli yıllar büyük bir gürültüyle bitti. Ankara’da 1980 yılının Eylül ayında ordu 1960 ve 1971’den sonra üçüncü kez iktidarı ele geçirdiğinde, Sovyetler Afganistan’a girmiş, Nato, Moskova’nın roket tehditlerini çifte kararla yanıtlamıştı. Girişimciler yok olurken generaller, suikastlar ile ayaklanmalar arasında sallanan Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırmaya uğraşıyordu. Bunu başardılar, ancak ekonomik kriz kaldı.

Çözüm, eski bir Sabancı çalışanı şeklinde geldi. Askerlerin ve elit bürokratların hoşnutsuzluğuna rağmen, Türkler 1983 yılında Özal’ı başbakan olarak seçti. Ekran boyutunda güneş gözlükleri olan, Güneydoğu Anadolu kökenli bu adam, Türk, Arap ve Kürt atalara sahipti ve bunun da ötesinde dinci olarak biliniyordu. Ülkede bir devrim gerçekleştirdi. Özal, Anadolulu küçük kuruluşları destekledi ve bilgisayardan savaş uçaklarına kadar tüm ileri teknoloji endüstrisini Türkiye’ye getirdi. Yönetimde kaldığı on yıl içinde ülke, fındık ihracatçısı konumundan dünya pazarındaki büyük ihracatçılar arasına girecek konuma gelecek şekilde gelişti. Bunda Sabancı adının katkısı vardı. Aile İngiltere ve Almanya’da şubeler kurdu. Özal, 1987 yılında ülkesinin gelecekte nerede gördüğünü belirledi. Resmi bir tam üyelik başvurusuyla, Avrupa Birliği’ni ve kendi halkını şaşırttı. Ancak daha sonra Türkler değerli zamanı boşa harcadılar. Özal’ın 1993 yılındaki ölümünün ardından hükümetler, neredeyse çayhanede k ırılan bardak sıklığıyla değişti. Mali bir çöküş ekonomiyi felce uğrattı. 2002 Kasım’ındaki seçimlere dek.

Bu seçimde halk, beklenmedik şekilde, eski İslamcı Recep Tayip Erdoğan başbakanlığa seçti. Erdoğan’ın tutucu değerlere sahip partisi AKP, üçte iki çoğunlukla şimdi iktidarda. Bu, çok sayıda Atatürkçü memur ve generali pek o kadar rahatlatmıyor. Yeni hükümetin her reformunun ardında, İslamcılığın sinsice gizlenmiş yüzünü görmekteler. Erdoğan bu yaz, iki büyük yeniliği parlamentodan geçirdi: Denetim bağımlısı orduya daha az yetki ve denetlenemeyen halka daha fazla özgürlük.

Sakıp Sabancı için Türkiye çoktan, seksenli yıllardan bu yana özlenen Avrupa’nın bir parçasıdır. “Uzun süredir Dresdner Bank, Fransız Kuruluşları BNP, Carrefour ve Danone ile ortak girişimlerde bütünleşmiş durumdayız. Geçen yıl ihracatımızın yüzde 47’sini Avrupa Birliğine gerçekleştirdik.” O zaman AB üyeliği neden hala gerekli? “AB üyeliği ticari risklerimizi ortadan kaldıracak ve Türkiye’yi, geri döndürülemez biçimde, demokratik ve gelişmiş bir ülke konumuna getirecektir.”

Avrupa, o İstanbul’un üzerinde, yükseklerde, Sabancı Holding’in ikiz kulelerindedir. Burada çay fincanda ikram edilmekte, yöneticilerin pasaportlarında Schengen ülkelerine süresiz giriş vizeleri bulunmaktadır. Özel Sabancı Üniversitesi ve Vaksa vakıfları buradan finanse edilmektedir. Yalnızca birkaç köşe ötede, yeniyetme oğlanlar çamur içindeki bir avluda futbol oynamaktadır. Ayak başparmakları kanayıncaya dek, yalınayak. Sabancılar artık başka bir ülkede yaşamaktadır. Ancak onlar da böyle başlamıştı.